| |
Muammer Yüksel'in Cennet üçlemesinin ilk romanında şu önemli soru ortaya çıktı: 14. yüzyılda Kudüs'ün Haçlılar ve Selahaddin Eyyubi önderliğindeki İslam ordusu arasında gidip geldiği dönemde ortaya çıkan gizli bir kitap Cennet'in yeryüzündeki yerini mi tarif ediyordu?
Romandan bir bölüm
2
Yanan kandillerin ışığıyla gündüz gibi aydınlanan odada yatağın üzerinde oturan kadın ayağa kalktı. Yanındaki nedimeleri de onunla birlikte ayağa kalktılar. Kadın düşünceli adımlarla kenarda duran büyük aynanın karşısına geçti ve kendine baktı: Geçen yıllar neler götürmüştü kendinden; halen güzeldi, gözlerinin altındaki küçük kırışıklıklar dikkatle bakılmazsa görünmüyordu; göğüsleri ilk bebeğinin ardından eskisi gibi olamamıştı; sarkmışlar mıydı? Omuzlarından dökülen siyah saçlarını eliyle göğüslerinin önüne getirdi; sanki böylece onları saklayabilecekti; üzerinde inciler işlenmiş olan, uzun beyaz giysisinden görünen göğüsleri saçlarının arkasında kalabilecekti.
Nedimelerden birisi “Çok güzelsiniz hanımım,” ded. Elindeki fildişi tarakla saçlarını bu yeni biçimiyle taramaya başlamıştı.
Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi; gerçekten güzeldi ama bir melik için yeterli miydi güzelliği? Nedimesinin tarak darbelerini eliyle düzeltti. Sürmelerle daha belirgin hale gelmiş gözlerine baktı. Bu gözlerin gördükleri asla ifade olunmayacaktı. Kadının kaderi bu değil miydi? Sessizlik ve itaat... On dördünde bir kız iken atabeyi Nureddin’e karı olduğunda onu sevmiş miydi? Hayır! Oğlu İsmail doğduğunda atabeyinin gözlerinde o büyük mutluluğu görmüştü ve sarayın tüm imkânları ayaklarının altına serilmişti. İşte buydu; hayatı bundan ibaretti. Cariyelerle kendini eyleyen atabey bir daha yanına uğramamıştı; tenine erkek eli değmemişti ve o belki bu nedenle Nureddin öldüğünde yüreğinde acı hissetmemişti. Yalandan yas tutan bu kadın kendini neleri beklediğini bilemezdi; kader oğlunun naipliğini elde etmek isteyen adamla evlenmek zorunda bırakmıştı onu. Onu uzaktan görmüştü bir keresinde; bakışlarından korkmuştu. Ve işte o adamla evlenmişti. Korku vardı içinde; bu Kürt’ten korkuyordu.
Dairenin kapısında ayak sesleri duyduğunda nedimeleri bir anda etrafa kaçıştılar. O geriye döndü; ayakları çıplaktı; ayak bileklerindeki halhallar, kollarındaki bilezikler ve boynundaki ziynet eşyaları bu dönüşün etkisiyle ses çıkardılar.
Onu gördü. Selâhaddin, kısa boylu, ince yapılı, yüzü sık ve siyah sakallarla kaplı olan adam... Başında işlemeli bir bere vardı; üzerine uzun bir kaftan giymişti. Kaftanının işlemeleri kandillerin ışığında parlıyordu.
Kadın başını önüne eğdi; işte korkusuyla yüzleşiyordu. Korkusuna teslim olacaktı. Öylece ayakta beklemeye başladı.
Selâhaddin kapının önünde durup, kadına baktı. “Nureddin’in artığı,” diye düşündü. “Benim hizmetkârımdan başka bir şey değilsin; iktidarımı tek başına ele geçiremezsin. Seni hiçten çıkarttığım gibi yeniden oraya göndermesini de bilirim,” diyen adamın karısı. İşte karşısındaydı; güzeldi ama yaşlıydı, 28 yaşındaydı, uzun siyah saçlarını göğüslerinden aşağı akıtmıştı; bileklerinde bilezikler, boynunda kolyeler vardı. Başını önüne eğmiş öylece duruyordu. O hükümdarın malıydı; tıpkı tüm ülkesi gibi... Ve hükümdar göçüp gittiğinde yerine gelen her şeye sahip olurdu; hem de istediği her şeye...
Odanın içine doğru yürüdü. Kaftanının önü açıktı, adım attıkça entarisinin altından bacakları belli oluyordu. Kadının yanına kadar yürüdü. Onun tam karşısında durdu; kadın hâlâ başı önüne eğik, bir hükümdarın karşısında nasıl durulması gerekiyorsa öyle duruyordu. Çenesini tuttu; başını kaldırdı, gözlerinin içine baktı. Gözleri yeşille ela arası bir renkti.
İsmail sıpasını peydahlayan kadın... Savaşmadan tüm Şam topraklarını elde etmesini sağlayacak olan halefin annesi... “Nureddin’in neden seni karısı yaptığını şimdi daha iyi anlıyorum,” diye konuştu boğuk ve gırtlaktan gelen sesiyle.
Kadın cevap vermiyordu.
Selâhaddin kadının çevresinde döndü. Eliyle onun saçlarını havalandırdı. Sonra “Çıkar üzerindekileri,” diye buyurdu.
Kadının gözlerinde iki damla yaş belirdi; tüm korkusu o iki damla gözyaşında somutlandı. Ancak yapabileceği bir şey yoktu. Selâhaddin’in ikinci defa söylemesine fırsat vermeden giysisini omuzlarından aşağı sıyırdı, üzerindeki işlerin, incilerin ağırlığıyla giysi büyük bir hızla bedeninden sıyrıldı ve ayaklarının dibine yere çarpan mücevherlerin sesiyle döküldü. Yıkanmış, ağdalanmış bedeniyle hükümdarın karşısında duruyordu şimdi.
Selâhaddin sıklaşmış soluklarıyla kadının çevresinde dolanmaya devam etti. Kadının göğüslerini örten saçlarını eliyle kaldırdı ve onlara bakarken “İsmail bu memeleri mi emdi?” diye konuştu. Bu soru değildi. Kadının bekaretinin olmadığının, zürriyetine ulaştığının ifadesiydi. Göğüslerine dokundu onun; sonra onu yatağa sürükler gibi götürdü. İpek kumaşlarla döşenmiş bir yataktı bu; tacının üzerinden ipek cibinlikler sarkıyordu; yorganın üzerinde mahir ellerle bezenmiş işler vardı. Kadın yatağın üzerine uzandığında geri çekildi, onun ak bedenine baktı; siyah saçlarıyla bedeninin beyazlığı tezat oluşturuyordu. Bacaklarının arasındaki siyahlık karşısındaydı “Nurettin’in artığı,” diye yineledi içinden. Kendini başında kollayan ama sonrasında bir anda sırtını dönüveren adamın artığı. Selâhaddin hizmetinde kusur etmemişken, emredileni harfiyen yerine getirmişken bir anda dışlayıvermişti. Selâhaddin’den başka kim olabilirdi Nureddin’in halefi? Tıfıl bir oğlan bebesi mi? Tüm Müslümanların velayetini taşıyabilir miydi bu sümüklü? Hayır! İslam dünyasını ayaklarının üzerine kaldıracak, yeni fetihlerle dini coşturabilecek olan kişi kendiydi.
İşte Nureddin’in karısı karşısında, pembe kadınlığını açmış öylece yatıyordu. Nurettin’in olan her şeye sahip olmanın yolu o kadının bacaklarının arasından geçiyordu. Üzerindeki kaftanı sıklaşmış soluklarıyla çıkarttı. Sonra entarisinin eteğini sıvadı; gözleri kapalı kadının içine bir anda tüm ihtişamıyla girdi. Kadının dudaklarının arasından çıkan inilti ona ne denli muktedir olduğunu anımsattı. İşte her şey kendine aitti. Sımsıkı kavradığı bacakların arasında gidip gelirken çıkardığı seslerin farkında değildi. Çok kısa bir zaman sonra varması gereken noktaya vardı ve boğulur gibi bir inilti çıkardıktan sonra boşalıverdi. O an kadının gözlerindeki korkuyu gördü; kendine dehşetle bakıyordu. Zavallının bacaklarındaki ellerinin sıktığı yerler bembeyaz olmuştu. Kadının içinden çıktı; entarisinin eteklerini bıraktı ve yere düşmüş olan kaftanını eğilip yerden aldı; yatağın üzerinde öylece yatan kadına yeniden baktı. “Benim kadınımsın,” dedi.
Sonra kaftanını giyinip, odadan, sarayın koridoruna çıktı. Kapının yanında bekleyen muhafızlar onu görünce saygı duruşuna geçtiler. Onlarla ilgilenmesine gerek yoktu; o her şeyin hakimi, efendisiydi. Usul adımlarla yürümeye başladı. Sütunlu kubbelerin arasından esen bahar yeli terli alnını serinletiyordu. Tahtının bulunduğu salona girdi; tahta oturdu ve amaçladıklarının büyük bir kısmına ulaştığını düşündü. Sümüklü bir oğlanın kendine engel olamayacağının farkındaydı artık, ama sahip olduğu mevki nedeniyle de ayak altından çekilmesi gerekliydi. Onun da zamanı gelecekti.
“Hükümdarım,” diyen bir ses duydu. Baktığında yardımcısının yanına doğru yürüdüğünü gördü. Hiçbir şey söylemeden bekledi.
“Arz etmek istediğim bir şey var,” dedi Bahaeddin; onun sağ koluydu. Başında sargısı, üzerindeki sade kaftanı karşısında duruyordu.
“Dinlerim,” dedi Selâhaddin.
“İki çoban hükümdarım,” diye konuşmasına başladı Bahaeddin “bunu bana getirdiler.” Elindeki biçimi biraz bozulmuş metal parçasını hükümdarına uzatıyordu. Metal parçasının uçlarında sanki güneş ışıkları vardı; bazı yerlerde bozulmuş olan bu güneş ışınlarını andırır uzantılar her yönde farklı uzunluktaydılar.
Selâhaddin metali aldı. “Nedir bu?” Bu arada daha iyi görmek kandilin ışığına yaklaştı.
Hükümdarının huzurunda ellerini birleştirip hürmetle beklemeye başlarken konuştu: “O bir altın para hükümdarım.”
“Altın mı? Kime ait bu?”
“Üzerindeki yazıya dikkatinizi çekerim hükümdarım.”
Üzerinden geçen yıllar boyunca altın hâlâ parlaktı; yer yer aşınmıştı, ama kandillerin ışığında bile parlıyordu; güneş ışınlarına benzer uzantıların arasındaki yuvarlak bölümde; şeklinde bir yazı mevcuttu.
Selâhaddin paradan başını kaldırıp adamına baktı. Sordu: “Ne yazıyor burada? Bir şeye benzetemiyorum.”
“Onlar İbrani harfleri hükümdarım; sadece YHWH yazılı.”
“Yani?” Yüzünde söylenenleri anlamayan bir ifade vardı.
“Sesler bilinmez efendimiz ama Yahudi’lerin tanrısının adıdır.”
Durdu onun yüzüne baktı. “Bahaeddin ne demek istersin?”
“Hükümdarım; çok eski bir efsaneyi hatırladım bu para bana getirildiğinde: Hak kitabına tanımlanan tanrımızdan farklı olarak muhteris bir tanrı tanımlanır Yahudi inancında. O tanrı, YHWH Davud’dan rüyasında kendi için büyük bir tapınak yapmasını istemiştir, ama Hazret-i Süleyman’a nasip olur o tapınağı inşa etmek ve oraya tanrının buyurdukları konur: On Emir’in yazıldığı taşlar, sırlar ve büyük bir hazine saklanmıştır. Akılların alamayacağı kadar büyük hazineler vardır orada; efsanevi Süleyman’ın hazineleri.” Durdu, Selâhaddin’in yüzüne baktı. Hükümdar düşünceliydi; bunun üzerine devam etti: “Çobanlar sizin adaletinizi bilerek bu parayı bana, size iletmem için verdiler.”
“Adalet kısmı kolay.” Düşünceliydi. “Demek bu bir para ha?”
“Evet efendim; denir ki Süleyman her bir altın, gümüş paranın üzerine YHWH harflerini koydurmuştur.”
“Bu bir efsane ama, gerçek payı ne kadar bilinmez.”
“Ama hükümdarım elinizde tuttuğunuz para gerçek. Üzerindeki yazılar gerçek.”
|
|
| :: Aynı Kategorideki En Son Haberler |
|
|
Efes Antik Kenti’nde.. |
 |
İzmir Kültür Sanat Eğitim Vakfı (İKSEV) tarafından bu yıl 22’ncisi düzenlenen Uluslararası İzmir Festivali’nde, Yunan tragedyasının en büyük isimlerinden Euripides’in ‘Phaethon’ adlı eseri, yazılışından 2.. |
|
|
Korda Yanan Canlar.. |
 |
Binlerce İzmirli, 15 yıl önce Sivas’ta katledilen 37 kişi için kenetlendi.
Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için gittikleri Sivas’ta laiklik karşıtları tarafından kaldıkları Madımak Oteli’nde.. |
|
|
İtalyan Moda Devi.. |
 |
İstanbul Bijuteri’nin Mümessili olduğu dünyaca ünlü İtalyan markası Jean’s Paul Gaultier’in her yıl İtalya’dan başlayıp Paris’te sona eren defilelerine bu yıl İzmir – Çeşme’de eklendi... |
|
|
Tomris Hanım’a Mektuplar.. |
 |
İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi hekimlerinden Cengiz Tümer, Hastane Bülteni’nde yazdığı “Tomris Hanım’a Mektuplar” isimli köşe yazılarını bir kitapta topladı.
Dr. Cengiz Tümer, Etki Yayınevi’nden.. |
|
|
.. |
 |
27 Haziran´da Didim�de açılışı yapılan Festival Meandros yoğun katılım ve ilgiyle devam ediyor. Hem bölgeden hem de çevreden katılımlarla gerçekleştirilen festivalde, yurtdışından gelen sanatçılar.. |
|
|
Bacon'ın 3 Tablosuna.. |
 |
20'inci yüzyılın en büyük İngiliz ressamı kabul edilen Francis Bacon'ın (1909-1992) kendi portresiyle ilgili bir üçlemesi, müzayedede 34,5 milyon dolara satıldı.
Christie's müzayede evinde satılan, Bacon'un.. |
|
|
Türkiye Festival Cenneti |
 |
Türkiye´de pilav, karpuz gibi yiyeceklerden yağmur duasına, çiçek, çocuk ve spordan turizme, bir çok alanda, yaklaşık bin 323 festival, anma günü, şenlik ve şölen tarzında.. |
|
|
2 Temmuz Anıtı.. |
 |
Sivas’ta yakılan 37 aydının anısına Karşıyaka Belediyesi’nin yaptırdığı anıtın açılışı şiir ve türkü şölenine dönüşecek.
Karşıyaka Belediyesi tarafından “Dünya Barış Anıtı” reakrasyon alanı içinde yaptırılan.. |
|
|
|