| |
Oyunun hangi perdesindeyiz?
İnsanoğlu doğuyor ve “Dünya tiyatrosu”nun sahnesinde oynamaya başlıyor. Daha doğrusu, kendisinden çok çok önce başlamış o büyük oyuna bir yerinden ‘dahil' oluyor. Dahil olduğu oyunun yazarı mıdır, oyuncusu ya da yönetmeni midir o? Bu soruların yanıtı hem ‘evet' hem de ‘hayır'dır doğal olarak.Çünkü bu büyük oyunun tek yazarı, tek oyuncusu ve yönetmeni yoktur.. Milyarlarca yazarı, oyuncusu ve yönetmeni olan bir oyundur, dahil olduğumuz o büyük oyun. Doğrudan yazarı, oyuncusu ve yönetmeni olmadığınıza göre, sorulara ‘hayır' yanıtını vermek hiç de yanlış değildir. Ama bir çığlıkla katıldığımız oyunda var olmaya başladığımız andan itibaren, Dünya tiyatrosunda oyunculuk yaşamımız başlamış demektir. Bildiğiniz gibi bu oyun öyle bir oyun ki, öyle büyük bir oyun ki, bir çığlıkla katıldığımız andan başlayarak bize ait ama, büyük oyunun bir parçası olan küçücük bir oyun da sahne ışıklarıyla aydınlanıyor. Ne tuhaftır bir çığlıkla yazarlık yaşamıız başlıyor.. Yetmiyor oyunculuğa, yetmiyor yönetmeliğe de sıvanıyoruz.. Konuşmasını, yürümesini, oturup kalkmasını bilmiyen o el kadar bebeler; ağlamaları, gülümsemeleri, emmeleri, uyumaları ile bir oyun yazıyorlar ve çevrelerindeki koca koca insanlar onun yazdıklarını okumaya, okuduklarına gülmeye, ağlamaya, onun oyunundaki rollerden birinde oynamaya can atıyorlar.. O el kadar bebeler büyüdükçe yeni oyunlar yazıyorlar, büyümelerine bile gerek yok, canları istedikçe yeni oyunlar kaleme alıveriyorlar.Önce yakın çevrelerindekiler, sonra uzak, daha sonra da çok uzak çevresindekiler yeni oyunlarında görev almaktan kaçınmıyorlar. İnsanın yazdığı oyunların sayısı belki on binleri buluyor. Bu oyunlar başaklarının oyunlarıyla karışıyor, çatışıyor, barışıyor, bir saat rakkası gibi uyum ve uyumsuzluk arasında gidip geliyor. Umut ile umutsuzluk istasyonları arasında durmadan yeni seferlere çıkıyor. Bir gün bir bakıyorsunuz, filancanın oyunu kaldırılmış. O, Dünya tiyatrosunun sahnelerinden çekilip gitmiş. Kısa bir süre sonra da onun unutulanlar ülkesine gittiğini öğreniyoruz. Yıl başında, sizler gibi ben de pek çok kutlama kartı, e-mail ya da telefon iletisi aldım. Bu kutlama yazılarını şöyle bir anımsayın; onlarda yazılanlar, ülkemizin içinde bulunduğu durumun bir aynasından farksızdı. Tümünde bazı istekler vardı. Ayrı ayrı sözcüklerle yazılmışlardı ama üç aşağı beş yukarı birbirinin aynıydı tümü de.. Arkadaşlarımız, dostlarımız, yazarlarımız çizerlerimiz hep ayni şeyleri istiyorlardı ; barış, dostluk, sömürüsüz, amerikan uşağı olmadan, hakların teslim edildiği, insanın insanı sömürmediği, özgürlüklerimizin kısıtlanmadığı, insan gibi yaşanacak hayat koşullarının gerçekleştiği, sevginin daima yüreklerimizde yaşadığı bir yıl olsun 2008 yılı, dileklerinde buluyorlardı. Neden bu dileklerde birleşiyordu herkes. Çünkü bunların gereksinimini duyuyordu insanlar. Bektaşi camiye gitmiş, namazdan sonraki dua faslında, “Tanrım bana şarap ihsan eyle, tanrım beni bol paralı bir insan yap da, şundan bundan şarap parası dilenmeyeyim” diye dua ederken, yanındaki “Bre zındık Tanrıdan onlar istenir mi?” diye bağırmış. Bektaşi, neler isteneceğini sormuş, adam “Tanrıdan namus, fazilet, dürüstlük, hilesiz hurdasız bir hayat, ahlaklı olmak ve bunlara benzer şeyler istenir” demiş. Bektasi gülmüş, “Onların hepsi ben de var demiş, ben, bende olmayanları istiyorum” Bizim insanlarımız da, şu an gereksinim duyduklarının olması dileğinde bulunuyorlar. Gereksinim duyduklarının, yani olmayanların dileğinde bulunuyorlar. Ben, kutlamaların tümüne aşağı yukarı “Oynamakta olduğumuz oyunun kaçıncı perdesindeyiz, bilemiyorum. Oyunun bitmesine kaç perde var? Onu da bilmiyorum. Ama sahneye çıkabilmek için sağlık bir de, bu güne kadarki perdelerde özlemini çektiklerimize, bundan sonraki perdelerde kavuşmamızı, hiç değilse birazına kavuşmamızı diliyorum” diye yanıt verdim. Ama bu dileğimin gerçekleşmeyeceğini bilerek yazdım bu sözleri. Bunları yazışımın iki nedeni var; birincisi; elli yıldır bu dilekleri yineleyip duruyoruz., yazıyoruz. Değişen hiçbir şey yok İkincisi de şu; “Çıkmayan canda umut vardır” İzmir'de yayınlanan ve isim babası olduğum “İle” dergisinin sahibi Sevim Korkmaz Dinç, 2008 için bir ‘hoşgeldin' kokteyli düzenledi. Açış konuşmasında “Tıpkı kadınların yazdan bahara, bahardan kışa geçerken yaptıkları temizlik gibi arındıralım kendimizi ve dünyayı.Sevgiyle kucaklayıp tüm çocukları, yoksulluğa, yoksunluğa, savaşlara ve sömürüye son verelim. Derler ki her yeni yıl; yeni bir umut, yeni bir sevinç, yeni bir başlangıçtır.” dedi .Yaşamı sürdürmemizin tek nedeni olan umut, 2008 yılına, isteklerimize kavuşturmayacağını bile bile ‘Hoş geldin' dememize sebep oluyor. Bu gün Yakın kitabevinde (Alsancak'da), saat 15.00 de iki şairin, Hüseyin Yurttaş ile, Ahmet Günbaş'ın imza günleri var. İki şair dost, yeni çıkan kitaplarını imzalayacaklar okurlarına.. İşte size bir umut penceresi. Her yeni, bir umuttan doğar, her yeni, yeni umutların doğmasına neden olur. Hüseyin Yurttaş ile, Ahmet Günbaş'ın. açtıkları umut penceresinde buluşmak dileğiyle. |
|