| |
Demek 29 yıl olmuş. Cumhuriyet gazetesinin Ankara Konur sokaktaki bürosunda, birbirimize adlarımızı söyleyerek el sıkışmamızın üzerinden tam 29 yıl geçmiş. Oysa, hani derler ya, daha dün gibi. Ankara temsilcisi Yalçın Doğan’ın odasına bitişikti onun odası. Çıplak denecek kadar boştu. Kapıdan girince solda, üstünde daima birkaç müsvette kağıdı olan bir tahta masa, masanın karşısında, aralarında küçücük bir sehpa ile iki koltuk. O tenha odanın kapısında karşılaşmış ve tanışmıştık. Uğur Mumcu büroya gelir, büyük odada çalışan biz arkadaşlarını; Mustafa Ekmekçi, Faruk Bildirici, Sedat Ergin, bazen gece sorumlusu Zeki Saral, Turan Yılmaz, Işık Kansu, Erbil Tuşalp, Hasan Uysal, Havva Can, Ufuk Güldemir ve Betül Uncular’ı selamlar, teleks odasına gidip yarınki yazısını Halil’e ya da Necdet Dayı’ya bırakır ve Yalçın Doğan’ın odasına girerdi. Bazen kısa, bazen uzun süren görüşmeleri sonrasında çıkar, toplantı masasının üzerine yayılmış olan o günkü gazetelere bir göz atar, “Hoşça kalın arkadaşlar” deyip, çıkar giderdi. O boş gibi duran oda bizler için önemli bir odaydı. Yalnızca Uğur Mumcu’nun odası olduğu için değil; o gittikten sonra, kapanın elinde kalan bir yazı odası idi. Büyük odada gır gır, şamata ayyuka çıkarken, haber yetiştirmek zorunda olanların, daktilosunun başına geçip yazı yazmaları olası değildi çünkü. Oda, Mumcu gider gitmez, daktilosunu kapıp, içeriye kapağı ilk atanın olurdu. Geri kalanlar da sıraya girerlerdi. Hemen her gün, onun gelip gitmesinden sonra büyük bir meraka kapılırdık; acaba yarınki yazısında hangi dosyanın kapağını kaldıracak, kimlerin rezilini çıkaracaktı acaba? Teleks sorumluları, yazıyı bize göstermez, yarını beklememizi söylerlerdi. Sanırım bundan da garip bir ‘lezzet’ alırlardı. Mumcu Ekmekçi dışında herkesin ağabeyi idi. Ona ‘ağabey’ demek çok sıradan bir şey gibiydi. Çünkü tavırları ile, ülke çapındaki önemi ile, gazetecilikte başarıları ile hepimizin ağabeyi idi. Ben de “Uğur abi” diyordum. Aslında ondan beş yaş büyüktüm. Ama ‘Uğur bey’, Uğur’cuğum’, ‘Uğur’, ‘Sayın Mumcu’ demeyi hiç aklımdan geçirmedim. Yalnızca Ekmekçi ‘Uğur’ diye seslenirdi. Onun bu seslenişini de yadırgamazdık, çünkü yaş farkları ve ilişkileri bu söylemi yadırgatmazdı. Telefonu gizliydi. Gazete içindekilerin tümü de bilmezdi evinin numarasını. Ama telefonun başkasına verilmesi kesinlikle yasaktı. Hem durmadan tehditler alıyordu. Hem de Mumcu her önüne gelenin aramasından memnun olmuyordu. Ülkemizde araştırmacı, sorgulayıcı gazeteciliğin ilk temsilcisi olarak gördüğüm Mumcu için, ölüm gününde ülkemizin her yanında anma toplantıları yapıldı. ‘Hafızaları nisyan ile malul’lük şampiyonu olan bizler için, bu toplantıları, umut verici etkinlikler olarak değerlendirdiğimi belirtmeliyim. Ayrıca ölümünün üzerinden geçen on beş yıla rağmen Mumcu’nun unutulmaması, onun değerinin, yüceliğinin de bir kanıtı bana göre. Karşıyaka belediyesi, 24 Ocak günü, saat tam 10. 46 da, öldürüldüğü saat ve dakikada- bir anma toplantısı gerçekleştirdi. Bu anma toplantısının bir başka güzelliği, özelliği daha vardı; o gün, açılışının yapıldığı bir heykelini de dikmişti Mumcu adının verildiği parka. Heykeli işinin ustası, işnin ehli bir heykeltıraşımız Ali Suat Kızıltuğ yapmıştı. Ünlü ‘Ankara keçisi’ heykellerini yapan Kızıltuğ, Mumcu çalışmasında iki ana öğeyi öne çıkarmış; onun belgeciliğinin simgesi olan bir dosya var sol kolunun altında. Öteki kolu da yazdığı kitaplara dayanmış vaziyette. Gazeteci Mumcu ve yazar Mumcu yani. Yüzünde yakından tanıdığım gülümsemesi ile geliverdi gözlerimin önüne Uğur Mumcu. Sonra bir hesapladım tam 29 yıl geçmiş tanışmamızın üzerinden. Ama daha dün gibi, yüreğimin sesi böyle söylüyor. Töreni izlemeye gelenler Mumcu parkını doldurmuştu. İzleyenlerin üzerinde şöyle bir dolaştı bakışlarım. Ve birden içimi büyük bir sevinç kapladı. Onunla ayni gazetede iki yıla yakın bir süre çalışan tek kişiydim bu kalabalık içinde. Bencillik, övüngenlik demeyin, onun gibi bir insanla birlikte olmak, ayni masada yemek yemek, ayni eğlencede gülüp söylemek, ayni türküleri mırıldanmak, ayni sanatçıyı alkışlamak, her gün ondan bir şeyler öğrenmek küçük şeyler değil. Gerçekten bir şans. Herkesin sahip olmadığı, olamadığı bir şans. Bu şans bir yandan sevindiriyor, öte yandan ayrı bir üzüntü de veriyor insana. Evrensel bir duygu, kişi tanıdıklarına, bölüşümcülerine, yakınlarına daha çok üzülüyor onları yitirince. Uğur Mumcu parkındaki etkinliği izlerken bu iki duygu arasında gidip geliyordum. Ama onun daha nice on beş yıllar sonunda da anılacağını düşünüp gizli bir sevinç de yaşıyordum. Bu güzel çalışması için Suat Kızıltuğ’u kutluyor, ürünün emeğine değdiğinin altını çizmek istiyorum. Karşıyaka belediyesini o güzel parka ‘Mumcu’ adını verdiği ve orayı, heykeliyle taçlandırdığı için başkan Cevat Durak ve ekibini kutluyorum. “Vurulduk ey halkım, unutma bizi” diyen Mumcu’nun, ‘ey halkım’ dediği insanların arasında olması ve unutulmaması, kara günlerin içinde güzel bir ışık oldu bizler için. Halkın unutmayacak seni sevgili Uğur ağabey. |
|