| |
Ayni kurumda (TRT) yıllarca birlikte çalıştık.İş arkadaşlığımız dostluğa dönüştü. Bu günkü Türk resminin, takvimsel olarak orta yaşlı, yürek olarak gepegenç ressamlarından Habib Aydoğdu’yu, ilk kişisel sergisi (Yaşam kavgası, 1976)nden bu yana dikkatle izlemeye çalışıyorum.. Kaç kişisel, kaç karma sergi var tarihçesinde? Tam sayısını kendisi de bilmiyordur, öyle sanırım. Çünkü onun resim düşünmediği, resim yapmadığı hiçbir an yoktur. Yüreğinde şimdiye değin binlerce sergi açmış, binlerce karma sergiye katılmıştır. Her sergisiyle, bir önceki Habib’i aşmaya çalışan, her yeni resmiyle öteki resimlerine başkaldıran bir çılgın ressamdır o. İzmir’deki son sergisi 20 Şubat Çarşamba günü açıldı. Serginin açılışından iki gün önce, Türk şiirinin usta eleştirmenlerinden, deneme dünyamızın usta kalemlerinden Mehmet H. Doğan’ı yitirmiştik. Hepimizin yüreği onu yitirişimizin acısına düğümlenip kalmıştı. Serginin açılışından bir gün sonra da Mehmet ağabeyimizle vedalaşacaktık. Acımızı birbirimize doğru dürüst açamıyor, boşalırcasına dertleşemiyor, içimizi dökemiyorduk. Habib’in sergisi tam bu durumda ilaç gibi geldi bizlere. Açılışta Konak Belediyesi’nin Güzelyalı’daki sergi salonu lebaleb doluydu. Bu doluluk elbette onun sevgisi, sevilmesi, sıcaklığı, dostluğu arkadaşlığı, ustalığı ile yakından ilgiliydi ama, sergisine koyduğu ad var ya, o adın da galeriye gidişimizde büyük bir çağrı niteliği taşıdığını söylemeden geçemeyeceğim. Serginin adı “İç dökümleri” idi. Tam bizim, içimizi doğru dürüst birbirimize açamadığımız, içimizi dökemediğimiz bir sırada, bu müthiş sergi ilaç gibi geldi hepimize. Her şeyden önce sevgili Aydoğdu’nun yüreğinin de çok dolu olduğunu, onun da iç dökmeye gereksinimi olduğunu düşündük ve ortak bir paydada buluşmanın tadını yaşadık. O, renkleri çizgileri ile içini dökecek, biz de onun renklerini ve çizgilerini kendi yürek dilimize çevirip, ortaklaşa bir dertleşmeye başlayacaktık. Ben ayrıca uzun süredir görmediğim dostumla buluşmanın huzurunu da yaşayacaktım. Bazı yakınlarınızın ölümlerinde ağlamak istersiniz; ağlayamazsınız. Durmadan ölen kişiyle ilgili bir şeyler söylemek istersiniz, diliniz kilitlenir konuşamazsınız. Onunla ilgili olarak söylenenleri dinlemek istersiniz, dinleyemezsiniz. Mehmet H. Doğan ustanın, ağabeyimizin ölüm haberinden sonra, kültür ve sanat dünyasının içinde bulunan çoğu arkadaşımız böyle bir tutukluk içindeydik. ‘Koca bir çınar’ benzetmesi var ya, Mehmet ağabey öyleydi. Hele şiir dünyamızın, eleştiri ve denemeleriyle çok büyük bir ustası idi. Saygın bir kalemiydi. Arkadaşlıkları ve dostluklarıyla da, çok değişik renklerin insanıydı. Dilimizin ustasıydı. Kitaplarıyla, yazılarıyla, seçkileriyle, çevirileriyle Türkçenin usta bir bekçisiydi. Habip de resim diline kendi dilini eklemiş bir başka dilin ustasıydı. Bizler onun iç dökümlerini, dertlerini dinleyecek, dertlerini, dertlerimizin ilacı olarak yürek dilimize çevirmeye çalışacaktık. Biliyordum Habip, kapalı bir şiir dilinin sahibiydi. Neredeyse otuz yıldır rengi figüre tercih etmiş, yapıtlarında renk asıl sorun, ana öğe olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle dili, renklerden yapılmış şiirlere varan bir söyleme dönüşmüştür. Figürleri artık, yanlış olmazsa ‘renk figürü’ denilebilecek bir duyumsatma çağrısı biçimini almıştır. Mekanı ise düş dünyasından başka bir şey değildir. Ama bu serginin adı iç dökümü idi. İnsanı meraklandıran, acaba neler söyleyecek, neler duyumsatacak dedirten bir çağrı gibiydi o ad. Sergi salonuna girer girmez, renklerin sesleri sarıverdi dört bir yanımı.Üç tane, beş tane, on tane değil yüzlerce, yüzlerce rengin diliydi beni kuşatan. Yaklaştım resimlere, Habip fırçasını öyle kullanmış ki, resimlerin içi, tuval ile boya arasında kalan kesimleri bile görülüyordu. Renkler tualin üzerine Habip tarafından eklenmiş gibi değil, sanki tualin kendi rengiymiş gibi duruyordu. Ama ben dostumun yüreğini dolduran, ona iç dökme gereksinimi veren sorunları, dertleri, hüzünleri, umutları, yıkımları, uzaklık ve yakınlıkları, şarkıları, ud ve keman seslerine karışan uzaklardaki piyanonun sesini duymak, görmek, öğrenmek istiyordum. Bunun için sergiyi alelacele dolaştım ilkin.. Sonra durdum. Bir sigara içip, biraz dinlendim. Yeniden, bu kez ağır ağır dolaştım sergiyi. Habip içini dökebilmek için çok uğraşmış, çok didinmiş, çok, ama çok değişik diller aramış, bulmuş, bulamadığı yerde yaratmış, gelin görün ki, bir türlü; içindekileri, yüreğinde, bilinç altında birikenleri anlatmamış, anlatamamış. Renklerin sesleri, şiirleri, kıvrak çırpınışları, kıskanç bakışları, bir anıtı andıran şehvetli bedenleri büyülemiş ressamı ve onu iç dökmekten vazgeçirip, onların dilini bize yansıtmaya mecbur bırakmış. Bu nedenle bu sergi bir ‘iç döküm’ sergisi değildi. Bir iç dökmeme, dökememe sergisiydi. Biliyorum, her rengin altında bin bir sorun vardı, biliyorum her rengin ucu, sigarayla biraz yakılmıştı. Biliyorum her renkte bir asker mektubu özlemi gizliydi. Ama Habip onları, kapalı kapılar ardına, kaldırım taşlarının altına, tüten bir bacanın dumanına saklamıştı. Ve sakladığı yerlerin bütün anahtarları da kendi cebindeydi. O anahtarları çalabilirseniz, onun iç dökümlerini de öğrenebilirsiniz. Öğrenebileceksiniz. Biz Mehmet H. Doğan ağabeyin acısını ve üzüntüsünü, ve de hüznünü yine kendi kendimizle paylaşacak, ilacı yine kendi içimizde arayacaktık. Aydoğdu’yu kutluyor, Mehmet ağabeyi yüreklerimizin sesi olan alkışlarımızla uğurluyoruz.
|
|